Şub 20

Amerikalı Yazar Noam Chomsky, batı basınının Türkiye’deki gazeteci tutuklamalarını eleştirmesine şüpheyle yaklaşılması gerektiğini belirtti
19 Şubat 2012 Pazar, 11:32:13
alternativeradio.org Direktörü David Barsamian, Amerikalı Yazar Noam Chomsky ile yaptığı söyleşiyi Radikal Gazetesi’nde yayınlanmak üzere kaleme aldı.

Chomsky, söyleşide The New York Times ile çeşitli batı gazetelerinde çıkan ve Türkiye’deki gazeteci tutuklamalarını eleştiren haberlere şüpheyle yaklaşılması gerektiğini belirterek, “Eleştirenler için asıl sorun, Türkiye’nin ABD’ye kafa tutan bir ülke haline gelmesi” tespitinde bulunuyor.

İşte o röportaj:

The New York Times, Türkiye’de gazetecilere yönelik tutuklamalar hakkında “Türkiye’nin pırıltısı basın, gözaltına alındıkça sönüyor”diye yazdı. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her şeyden önce, bu haberin The New York Times’ta çıkmasının ziyadesiyle ironik çağrışımları var. Türkiye’de olan bitenler oldukça kötü. Diğer yandan 1990’larda olanlarla kıyaslamaya gidilmemiş. O dönemde Türk devleti, Kürt nüfusa karşı büyük bir terör savaşı yürütüyordu. On binlerce kişi öldürüldü, binlerce köy ve kasaba imha edildi. O zamanlar The Times bunlardan hemen hemen hiç söz etmemişti. Silahların yüzde 80’inin ABD’den geldiğini, Clinton’ın bu mezalimin destekçisi olduğu haberini kesinlikle yapmamışlardı. Dolayısıyla şimdi insan hakları ihlallerinden rahatsızlarsa, bu tepkiye şüpheyle yaklaşmamız lazım. İnsan hakları ihlallerine ışık tutmak istiyorlarsa, bu kez ABD’nin desteğiyle yapılmamasından ve ABD’ye kafa tutan bir ülkenin söz konusu olmasından ötürü. İşte bundan hoşlanmıyorlar. Ortadoğu’daki popülaritesi ise Erdoğan’ı ABD’de popüler yapmıyor. Kendisi Arap aleminde açık ara en popüler kişilik, ama şu azizliğe bakın ki, Obama’nın popülaritesi aslında Bush’unkinden bile düşük.
Türkiye, dünya meselelerinde oldukça bağımsız rol üstlendi ve ABD bundan hiç hazzetmedi. İran ile artan ticari ilişkilerinden, bağımsız dış politikalarından hazzetmiyorlar. Bu durumda Türkiye’deki olagiden insan hakları ihlallerini kınamak münasiptir. Bir gerileme var. Aslında son 10 yılda oldukça dikkate değer ilerleme kaydedilmişti ama son birkaç yıl gayet nahoş geçti. Sinizm bir kenara bırakılırsa, bunu protesto etmek doğrudur.

2010’da İsrailli komandoların uluslararası sularda bir Türk gemisine baskın düzenleyip biri Amerikan vatandaşı dokuz Türk’ü öldürmesinden sonra, Türkiye-İsrail ilişkileri Washington’ı nasıl etkiliyor? Üstüne üstlük diplomatik ilişkiler de askıya alındı…

Bundan önce başlamıştı aslında. 2008-2009’da Gazze’ye yönelik ABD-İsrail saldırısını keskin bir dille protesto eden tek büyük ülke ve kesinlikle tek NATO ülkesi Türkiye’ydi. Ve bu bir ABD-İsrail saldırısıydı. Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda meşhur bir olay var; İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile aynı sahneyi paylaşan Türkiye Başbakanı, saldırıya çok sert çıkışmıştı. Erdoğan’ın Arap aleminde bu kadar popüler olmasının sebeplerinden biri de bu. Elbette ABD bundan hoşlanmadı. İran ile içten ilişkilere sahip olup İsrail’in suçlarını kınamak, kişiyi, Georgetown’daki kokteyl partilerin aranan figürü yapmaz.

Şimdi de uzun zamandır Ermeni soykırımını inkâr eden İsrail’in bu konuda karar çıkarmayı değerlendirdiğine dair haberler var. Asıl amaçları, Ermeni soykırımının her dile getirilişine aşırı hassasiyet gösterdiğini bildikleri Türkleri kışkırtmak mı?

İsrail ile Türkiye çok yakın müttefikti. O zamanlar Ermeni soykırımının tartışılmasına bile izin vermezlerdi. Şimdi eski ilişkinin yerinde yeller eserken Türkleri kurcalayabilir, bunları konuşabilirsin. Gerçekten de İsrail’in tutumu dikkat çekici. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon, Türkiye’nin İsrail büyükelçisini çağırıp onu alçak bir sandalyeye oturtmuş ve kendisi de daha yüksek bir sandalyeye oturup ona yukarıdan bakmıştı. Bunun fotoğrafları da her yerde yayımlanmıştı. Ülkeler böyle davranmaz. Bu çok aşağılayıcı. Türkler bundan zerre kadar hoşlanmadı, ama İsrail o kadar küstah ki, umursamadı bile. Efendi arkamızda olduğu sürece –ki öyle- canımızın istediği her şeyi yaparız sonucunu çıkarıyorlar.

Üç-dört ülkeye yayılan Kürtler, sanırım dünyada ulusal devletleri olmayan en büyük tek azınlığı oluşturuyor. Kuzey Irak’ta elde ettikleri yarı özerklikten sonra Türklerin durumu ne olacak?

ABD onları geçmiş yıllarda defalarca sattı. 1970’lerde ve sonra tekrar 1980’lerde Saddam Hüseyin’e sattı. Saddam Kürtlere zulüm uygularken, ABD yönetimi olanları örtbas etmeye çalışıyordu. Hatta Reagan yönetimi, bunları tanımayı reddedip İran’ı suçlamaya çalıştı. Kürtlerin bir atasözü vardır, şunun gibi bir şey, ‘’Tek dostumuz dağlardır.’’ Kendi dışımızdakilerin desteğine güvenemeyiz anlamına gelir. Tarihlerine bakarsan, buna inanmaları için bol bol neden görürsün. O yüzden çevrelerindeki ülkelerle bir uyum hali yakalamaları ve onların Kürt nüfuslarıyla nasıl alakadar olacaklarının yolunu bulmaları gerektiğini düşünüyorum. Mesela Türkiye’deki Kürt nüfusu, Irak’taki Kürt yarı özerkliği konusunda oldukça heyecanlı.

Bir model olarak mı görüyorlar?

Ümit verici bir şey olarak bakıyorlar, ama kendi çıkarları peşindeki yarı özerk Iraklı Kürtlerden iyi muamele görmüyorlar. Bölgede gerçekten çalışmış az sayıdaki Amerikalı gazeteciden biri olan Kevin McKiernan, Kuzey Irak’taki Kandil Dağı’nı bir keresinde şöyle betimlemişti: Dağın iki yüzü vardır. Bir yüzündekiler teröristtir, diğer yüzündekiler özgürlük savaşçısı. Hepsi tümüyle aynı halk, yani Kürt milliyetçileri. Ama bir yüzü Türkiye’ye bakıyor, yani teröristler. Diğer yüzü İran’a bakıyor, demek ki özgürlük savaşçısılar. Anlaşılan, orasıyla çok iyi bütünleşmişler. Dağdaki gerillaların çevredeki halkla düzenli olarak ticari ve diğer ilişkilerde bulunduklarına dair haberler geliyor.

Hapse girseler de konuşuyorlar
Geçen yıl Türkiye’de ifade özgürlüğüyle ilgili bir konferansa katıldım. Büyük bölümü, Türk gazetecilerin Hrant Dink cinayetini, Ermenilere yönelik mezalimi, Kürtlere yönelik baskıyı yazma çabalarına ayrılmıştı. Bunlar, çok cesur insanlar. Canı istediğinde yazıp başına bir şey gelmeyen bir NY Times muhabiri gibi değiller. Bu kişiler hapse atılıp işkence görebilir. Ama yine de açıkça konuşuyorlar.

AB, Türkiye’ye ırkçı bakıyor
Türkiye ile ilgili en ilginç şeylerden biri, AB’nin “Onları davet edemeyiz, zira yüksek insan hakları standartlarımızı karşılamıyorlar” demesi. Türkiye entelektüellerin, gazetecilerin, akademisyenlerin ve yazarların, devlet zulmünü protesto etmekle kalmayıp buna karşı sivil itaatsizlik de uyguladığı, benim bildiğim neredeyse tek ülke. 10 yıl önce gittiğimde, ben de bir miktar katılmıştım esasen. Batı’da böyle bir şey göremezsiniz. Batılı muadillerini mahcup bırakıyorlar. Yani çıkarılacak dersler varsa, tam tersi yönde olmalı. Aslında ben, ırkçı sebepler yüzünden Türkiye’nin AB’ye asla alınmayacağını düşünürüm. Sanmıyorum ki Batı Avrupalılar, sokaklarında Türklerin serbestçe dolaşmasından hoşlansın.

Yazar: revolution \\ taglar: , , , , , , , , ,

Şub 20

İttihad ve Terakki’nin liderlerinden olan ve Fenerbahçe Kulübü’nün de başkanlığını yapan Doktor Nâzım Bey, 1918 Kasım’ında önde gelen diğer İttihadçılarla beraber Türkiye’yi terketmişti. 1921’de Batum’dan Mustafa Kemal Paşa’ya metnini bu sayfada okuyacağınız muhtırayı yolladı, sonra memlekete döndü ama 1926’da idam edildi
19 Şubat 2012 Pazar, 12:02:37
MURAT BARDAKÇI / GAZETE HABERTÜRK

Futboldaki deprem, şike, tutuklamalar ve mahkeme konuları gündemi işgal ederken, sizlere Fenerbahçe’nin ilk zamanlarındaki eski başkanlarından biri hakkında ve ayrıntıları pek bilinmeyen bir olayı anlatayım…

1918’in 1 Kasım gecesi, İstanbul’dan demir alan bir Alman torpidosu Kırım’a doğru son sür’at yolalmaya başladı… Torpidoda, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Türkiye’yi on sene boyunca idare etmiş olan İttihad ve Terakki Partisi’nin lider kadrosundan sekiz kişi vardı. Kırım’a çıktıktan sonra dağıldılar ve bazıları Almanya’ya gitti. Gidenlerden biri, aynı zamanda Fenerbahçe Spor Klübü’nün de başkanıydı: Doktor Nâzım Bey!

KLÜP BAŞKANLIĞI DA GİTTİ
1870’te Selânik’te doğmuş, Askerî Tıbbiye’ye devam ederken Paris’e kaçmış, Tıp Fakültesi’ni orada bitirmiş, Jöntürkler’e katılmış ve ilk İttihadçılardan olmuştu. 1907’de memlekete gizlice döndü ve 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilânından sonra, on sene boyunca İttihad ve Terakki’nin politbürosu olan Merkez-i Umûmî’sinde yeraldı. Ön planda görülmemeye dikkat ediyor ama partinin en güçlü adamlarından olduğu biliniyordu. 1916’da Fenerbahçe Klübü’nün başkanlığına getirilen Doktor Nâzım Bey, 1 Kasım 1918 gecesi bir Alman torpidosu ile memleketten ayrılırken hem İttihad ve Terakki’nin liderlerinden biri, hem de klübün başkanı idi…

Türkiye’yi terketmesinden sonra klübün başkanlığına İbnü’r-Refik Ahmet Nuri Bey geldi. Ankara Hükümeti, Doktor Nâzım’ın ve diğer İttihadçı liderlerin memlekete dönmelerine izin vermediği için dört sene boyunca sürgünde kaldı, Enver Paşa ile Rusya’ya ve Kafkasya’ya gitti, partinin yeniden teşkilâtlanmasına çalıştı ve bazı arkadaşları ile beraber, 1921’in 5 Eylül’ünde Batum’da bir İttihadçı Kongresi düzenledi. Kongrede sürgündeki İttihadçıların memlekete dönüp İstiklâl Savaşı’na katılmalarının yolları tartışıldı, Sovyetler ile ilişkilerin ve İslâm dünyasında yapılacak çalışmaların taslakları hazırlandı. Doktor Nâzım Bey “İslâm İhtilâl Cemiyetleri Birliği” adında bir başka örgütün daha kurulmasına öncülük etti ve parti ile birliğin Türkiye mümessili oldu.

1922’DE GERİ GELDİ
Nâzım Bey, Kongre’de alınan kararları Sakarya zaferinden hemen sonra bir muhtıra şeklinde her ikisi de İttihad ve Terakki’nin güçlü mensuplarından olan Küçük Talât Bey ve Halil Paşa ile beraberce imzalayarak 1921’in 8 Kasım günü Ankara’ya, Mustafa Kemal Paşa’nın başında bulunduğu Büyük Millet Meclisi’ne gönderdi. Muhtırada İttihadçılar’ın memlekete dönmesine izin vermeyen Meclis’in uygulamasının hukuk dışı olduğu söyleniyor ve eski siyasetçilerin dönüşlerine izin verilmesi isteniyordu…

Meclis ve Mustafa Kemal Paşa, bu muhtıraya cevap vermediler. Bir yıl sonra İstiklâl Savaşı sona erdi, Doktor Nâzım Bey sessiz sadasız Türkiye’ye döndü ve İzmir’e yerleşerek siyasetin dışında hayat sürmeye başladı… 1926’ya kadar…

O sene ortaya çıkartılan ve Mustafa Kemal Paşa’nın hayatını hedef aldığı söylenen İzmir Suikasti hadisesine diğer İttihadçılarla beraber Doktor Nâzım Bey’in de adı karıştı. İzmir’de tutuklandı, arkadaşlarıyla beraber Ankara’ya gönderildi, suikast iddiası orada İttihad ve Terakki’nin İstiklâl Mahkemesi’nde yargılandığı siyasî bir dâvâ halini aldı ve Doktor Nâzım Bey bazı İttihadçı arkadaşlarıyla beraber 26 Ağustos 1926’da Ankara’da idam edildi. Aradan 86 sene geçti ama, İttihad ve Terakki uzmanları hâlâ Doktor Nâzım Bey’in suikast teşebbüsüne karıştığına dair ortaya kesin bir delil konmadığına, Ankara’daki dâvânın bir “temizlik operasyonu” olduğuna inanıyorlar. Fenerbahçe’nin iki sene başkanlığını yapmış olan bu bir zamanların çok güçlü politikacısının mezarı bile belli değil…

BU MIUHTIRAYI YAZMASINDAN BEŞ SENE SONRA İDAM EDİLDİ
İşte, Doktor Nâzım’ın 1921 Eylül’ün de Küçük Talât Bey ve Halil Paşa ile beraber imzalayarak Büyük Millet Meclisi’ne gönderdiği ve aslı şimdi Türk Tarih Kurumu’nda bulunan muhtıranın günümüz Türkçesi ile metni:

“1. Kongre, Sakarya’da Yunanlıların başarısız kalmalarını şükranla zikretmekte, ancak ortaya çıkan vaziyetin düşmanın ve koruyucusu olan İngilizler’in barışı derhal kabul edeceklerini ihtimal dahilinde görmemektedir. Savaşın daha uzun müddet devam edeceğine inanan Kongre, memleketin bütün kuvvetlerinin zaferin ve istiklâlin elde edilmesine kadar bütün çabaların bu amaca yönlendirilmesinin ve elbirliği ile çalışarak en etkili tedbirlerin alınması gerektiğini düşünmektedir.

2. Kapitalist ve emperyalist düşmanların imha ve sömürü politikaları devam ederken, Ankara Hükümeti, İttihad ve Terakki mensuplarını tutuklamakta, memleketten sınırdışı etmekte ve gelmelerine de engel olmaktadır. Özgürlükleri sınırlayan, vatandaşların mukaddes haklarını kaldıran ve kanunlara da aykırı olan bu gibi hareketler hiçbir fayda getirmeyeceği gibi memlekette ikilik olduğu kanaati uyandırır.

3. Kongre, memleketi şu anda yönetenlerin zafer elde etmek için her türlü kaynaktan istifade etmesini mecburi görmektedir. Ancak sözünü ettiğimiz tuhaf hareketlere artık son verilmesi ve vazifelerini meşru şekilde yerine getirecek olan partilere de engel olunmaması gerekmektedir. Böyle yapılması hem hükümetin, hem de halkın menfaatinedir.

4. Savaş devam ederken bir başka partinin de vârolması asla bölünme demek değildir. Geçmişte yapılan hatâlar, bir gruba veya silâhlı güçlere dayanılarak hükümet edilmesinin mümkün olmadığını zaten göstermiştir. Dolayısı ile, İttihad ve Terakki’nin bu millî mücadeleye katılması ve Anadolu hükümeti ile beraber çalışması gerekmektedir.

5. İttihad ve Terakki, İslâm İhtilâl Cemiyetleri Birliği’nin Türkiye’deki bağımsız teşkilâtıdır. Üyeleri her türlü kanun dışı bahanelerin ve yasakların dışında tutulmalı, memlekette meşrû surette çalışabilmeleri için kanunun kendilerine verdiği haklardan tamamen istifade etmelidirler.

6. Kongre, Anadolu halkının üstlendiği millî mücadelede cepheyi güçlendirmek ve yağmacı işgal kuvvetlerine karşı zafer elde edebilmek için hiçbir ön şart ileri sürmeden yardımda bulunmayı millî ve siyasî bir görev kabul etmiştir. …Türkiye’nin dışındaki girişimlerimizi Anadolu’nun menfaatine uygun şekilde yerine getirebilmemiz için, teklifimizi Büyük Millet Meclisi’ne bildirmeyi va tanî bir vazife görüyoruz. 8 Eylül 1921”.

ENVER PAŞA, DOKTOR NÂZIM’ ANLATIYOR: ‘İNATÇI AMA İYİ ADAM’
Doktor Nâzım Bey, sürgün senelerinde bir ara Enver Paşa ile beraber Rusya’ya ve Kafkasya’ya gitmiş, İttihadçılar’ın Sovyetler ile yaptıkları yakınlaşma çabalarına ve görüşmelere o da katılmıştı.

Rusya’da bulunduğu sırada yaptığı herşeyi Almanya’daki hanımı Naciye Sultan’a hergün bütün ayrıntıları ile yazan Enver Paşa’nın birçok mektubunda, Doktor Nâzım Bey’in de uzun uzun bahsi geçiyor. Paşa eski dostuna bazen kızıyor, bazen yakınıyor, bazen de sözünü dinletebildiği için memnuniyetini ifade ediyor. Aşağıda, Enver Paşa’nın Doktor Nâzım Bey’den bahsettiği ve şimdiye kadar yayınlanmamış olan bazı mektuplarından kısa alıntılar yeralıyor:

- 19 Haziran 1921, Moskova yolunda: “…Doktor Nâzım’ı tarife hâcet yok. …Nâzım kolay kolay programsızlığı kabul etmiyor ve merkez-i umumîde şahsî bazı fikirleri program diye müdafaa etmek istiyordu. Fakat yine esasen benim fikre geliyor”.

- 10 Temmuz 1921, Moskova: “…Ruslar’dan esaslı bir istifade imkânı kalmayacak gibi. …Nâzım Bey gece altı saat tam sabahın üçüne kadar Fuad Paşa ile konuştuklarını söyledi. O Mustafa Kemal’i medhetmiş, Nâzım da ‘Biz onu sizden iyi biliriz’ diye almış yürümüş…”.

- 12 Temmuz 1921, Moskova: “…Yemekten sonra Nâzım Bey ve diğer arkadaşlar geldiler. Orada (Rus Komünist Partisi’nin bir toplantısında) alkışlanmışlar. …Bir Ermeni uzun bir nutuk ile Ermeniler’i müdafaa etmiş. …Nâzım Bey bol bol cevap vermiş ve nihayet ikna etmiş. …Zinovyev …bizi tasvip etmiş. Ne tuhaf hal, biz böylece komünistler vasıtasıyla âleme hâlimizi anlatıyoruz…”.

- 26 Temmuz 1921, Moskova: “…Büyük muvaffakiyet haberinin tamamiyle aksi olarak Yunanlılar’ın Eskişehiri zaptettiklerini bugünkü İzvestiya gazetesi yazmış. Bu haberi getiren Nâzım deli gibi idi. Bende müteessir oldum…”.

- 12 Ağustos 1921, Batum: “…Doktor Nâzım yanıma geldi. ‘Ne kabahat yaptın da harbi kazanamadık, bu hale düştük?’ dedi. Evet! Acaba hâlâ cezasını mı çekiyorum? Ben de ‘Kim bilir, belki de gelecekteki saadet için bir tecrübedir’ dedim…”.

- 23 Ağustos 1921, Batum: “Bu sabah erkenden Nâzım geldi. Öteden beriden ve yeni bir fikir konuştuk. Eğer bizimkiler (Kuvâ-yı Milliye’yi kastediyor) daha batıya çekilirlerse ve memlekete gelmemize müsaade etmezlerse Lâzistan eşkiyasını toplayarak onlarla Yunanlılar’ın gerisinde hareket etmek üzere Bolu’ya gitmek! Fakat mâlûm ya, bunlar hep söz…”.

- 26 Ağustos 1921, Batum: “…İttihad ve Terakki Merkez-i Umumîsi mührüyle mühürlenmiş olarak Sason ve Lâzistan merkezlerine ilk kâğıtları yazdık. Dikkat ettim, Nâzım hakikaten inatçı fakat buna mukabil bir iyiliği var ki, o da çoğunluğun kararına tâbi oluyor…”.

Yazar: revolution \\ taglar: , , , , , , , , ,

Şub 17

Arap basınından, Suriye muhalefetinin silahlandırılması çağrısı

Eşşark El Avsat gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Tarık El Humayid, “Suriye muhalefetini silahlandırın. Hemen şimdi” başlıklı makalesinde, her gün onlarca kişi ölürken vakit kaybedilmemesi gerektiğini belirtti.

Yazıda, ”Bu çağrı Suriye halkının bütün dostlarınadır: Muhalefeti silahlandırın, hemen şimdi silahlandırın” diyen Humayid, silahlandırmanın bir ”seçenek” olmaktan çıkarılması gerektiğini savundu.

“VAKİT, BAAS VAHŞETİNİ DURDUMA VAKTİDİR”
Çin’i kınamanın veya Rusya ile pazarlık yapmanın zamanı olmadığını, muhalefeti bir an önce silahlandırmak gerektiğini savunan Humayid, ”’Bugün aralıksız Humus bombardımanında 11. gündeyiz. Sadece Humus değil, Hama da bombalanıyor, tarihin tekerrürüne sahne oluyor. İdlib de öyle, Şam da nasibini alıyor bu vahşetten. Her ne kadar basında fazla yer almadıysa da Halep’te de ölüler artıyor. Vakit Baas vahşetini durdurma vaktidir” ifadesini kullandı.

Muhalefetin silahlandırılmasıyla bir mezhep kavgası veya bir iç savaş çıkmayacağını, aslında savaşın zaten 11 aydır sürdüğünü belirten Humayid, şöyle devam etti:

“ÖLÜ SAYISI 8 BİNİ GEÇTİ”
”Ölü sayısı sekiz bini geçti. Halkı korumak istiyorsanız, sivilleri, insanları korumak istiyorsanız muhalefeti silahlandırırsınız. Rejim bizi terörist diye adlandırıyor. Baas rejimi geçtiğimiz hafta cumartesiye kadar devrim kuruntusunu bitireceğini söylüyordu, şimdi dört gün daha verin diyor bana, sürekli yeni tarihler, ama hala direniyoruz. Rejim olanca gücüyle saldırıyor, toplu katliamlar gerçekleştiriyor, dünya kamuoyu tam olarak neyi bekliyor, dostlar! Neyi bekliyorsunuz siz? Suriyehalkının dostları, özgür Suriye ordusunu bir an önce silahlandırmalıdır. Halkını öldürmek istemeyen on binlerce asker, ordudan ayrılıyor, ovalarda firari durumdalar, ama silahsızlar.”

Şebbiha ve Dördüncü Fırka güçlerinin adeta firari asker avına çıktığını aktaran Humayid, ”19 yaşında çocuklar halkımızı öldürmeyiz diye firar ettiler. Ova da silahsız bir asker ölmekten başka ne yapabilir dostlar, bu savaşı kim başlattı? Özgürlük nedir? Sakın bize Suriye’de muhalefeti silahlandırabileceğimiz bir Bingazi yoktur demeyiniz. Humus özgürdür, Suriye ordusu sadece dışarıdan bombalayabiliyor, Zebedani özgürdür, birçok bölge böyledir. Artık bahanelere, siyasi dengelere sığınmanın zamanı değil, boğuluyoruz. Neredesiniz!!” dedi.

Bugünün, Suriye halkının kendini savunma günü olduğunun altını çizen Humayid, ”Rusya güya içişlerimize müdahale etmemek için dış müdahaleyi veto ediyor ve biz ölüyoruz. Sizce bu, dış müdahale değil midir?” diye sordu.

 

 

AA

Yazar: onurkan \\ taglar:

Şub 13

Boşa kazan!”; Canlı yayında eşine boşanmak istediğini söyleyen kişinin tüm masraflarını karşılayacaklar…
13 Şubat 2012 Pazartesi, 12:28:33
Yeni Zelanda’da yayın yapan ‘The Rock’ adlı radyo Sevgilier Günü için özel olarak hazırladığı yarışma programında eşinden boşanmak isteyen bir erkeğin canlı yayında bu isteğini karısına söylemesi halinde o kişinin bütün boşanma masraflarını karşılayacağını duyurdu. ‘Boşan kazan’ adlı programa ilgi büyüktü. Hemcinsleri arasından seçilen Sam adlı 31 yaşındaki yarışmacının 14 Şubat günü canlı yayında karısını arayarak ‘sevgililer günü’ hediyesini vermesi bekleniyor.

Yarışmanın ülkedeki aile terapistlerini ayağa kaldırdığı belirtilirken konuyla ilgili bir açıklama yayınlayan aile sağlığı kuruluşlarından ‘Family First’ün başkanı Bob McCoskrie şunları söyledi:

‘Bu program tamamen insanların zaafından yararlanıyor. Çiftlerin boşanma masraflarını ödeyeceklerini söylüyorlar peki ya ayrılma sonrasında oluşacak travmaları atlatmaları için gidecekleri doktorların parasını da ödeyeckler mi?’ ‘The Rock’ geçen yıl ‘Gelin kazan’ adlı bir yarışma düzenlemiş ve kazanan kişiyi kendisine uygun bir eş bulması için 12 günlük Ukrayna tatiline göndermişti

Yazar: revolution \\ taglar: , ,

Şub 13

Türkiye Foto Muhabirleri Derneği’nin tarafından gerçekleştirilen Yılın Basın Fotoğrafları yarışmasının sonuçları belli oldu. Habertürk’ten Arif Akdoğan, Devlet Bahçeli fotoğrafıyla Rafet Hüner Özel Ödülü’nü aldı
13 Şubat 2012 Pazartesi, 15:16:01
Türkiye Foto Muhabirleri Derneği tarafından gerçekleştirilen “Vakıfbank – TFMD Yılın Basın Fotoğrafları” sahiplerini buldu. Vakıfbank – TFMD Yılın Basın Fotoğrafları 2011 jürisi, 2 bin 224 fotoğraf arasında yaptığı değerlendirmenin ardından Reuters Foto Muhabiri Ümit Bektaş’ın Van depreminde çektiği Yunus isimli çocuğun enkaz arasındaki karesini “Yılın Basın Fotoğrafı” olarak seçti.

Haber, Serbest, Spor, Çevre, Siyaset ve Foto Röportaj dallarında gerçekleştirilen yarışmada toplam 20 fotoğraf ve 12 fotoğraftan oluşan 3 portfolyo ödüle layık görüldü. Van’da depremde şehit olan gazetecilerin isimlerini yaşatmak adına bu yıl özel ödüller arasına konulan Sebahattin Yılmaz – Cem Emir Basın Şehitleri Özel Ödülü, Anadolu Ajansı muhabiri Ali İhsan Öztürk’e, Van depreminden çok kısa süre sonra çektiği enkazdan çıkarılan insanların fotoğrafı ile verildi. Yarışmada Anadolu Ajansı Foto Muhabiri İlkin Eskipehlivan da “Vakıfbank Özel Ödülü” aldı. Cumhurbaşkanlığı Fotoğrafçısı Ayhan Arfat’ın çektiği Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Gabon’da balıkçı ile sohbet ederken çekilen çıplak ayaklı fotoğrafı ise TFMD Özel Ödülü’ne layık görüldü.

İşte 2011′in en iyi basın fotoğrafları

Yılın Basın Fotoğrafları 2011 yarışmasının Siyaset kategorisinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bir market içerisinde telefonla konuştuğu fotoğrafla Anadolu Ajansı Foto Muhabiri Kayhan Özer birinci, BDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan’ın TBMM Genel Kurulu’nda bardak fırlattığı kare ile Hürriyet Foto Muhabiri Hasan Tüfekçi ikinci, kahvede kağıt oynayan vatandaşlarla birlikte oturan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu fotoğrafı ile Hürriyet Foto Muhabiri Volkan Yıldırım üçüncü oldu. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Ülkücü Şehiter Anıtı açılışında dua ederken gösteren fotoğrafı ile de Haber Türk Foto Muhabiri Arif Akdoğan’a Rafet Hüner Özel Ödülü verildi.

Uludere Kaymakamı Naif Yavuz’un yumruklandığı anı fotoğraflayan Milliyet Gazetesi Foto Muhabiri Altan Burgucu Haber dalında ikinci oldu. Libya’daki direnişçilerin fotoğrafları ise Zaman Foto Muhabiri Onur Çoban’a Foto Röportaj dalında birincilik getirdi. Zaman Gazetesi Foto Muhabiri Ali Ünal Serbest dalda birinci, Çevre dalında ise ikinci ve üçüncülük alarak yarışmadan 3 ödül kazandı.

Sabah Gazetesi Fotoğraf Editörü Kutup Dalgakıran, Türkiye Foto Muhabirleri Derneği Onursal Başkanı Bülent Hiçyılmaz, Hürriyet Gazetesi Fotoğraf Editörü Koray Peközkay, Habertürk Gazetesi Fotoğraf Editörü Fatih Sarıbaş, Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı Atilla Sertel, Zaman Gazetesi Fotoğraf Editörü Selahattin Sevi, Reuters Türkiye Fotoğraf Editörü Murad Sezer, Anadolu Ajansı Fotoğraf Haberleri Müdürü Gürsel Eser, Milliyet Gazetesi Fotoğraf Editörü Yurttaş Tümer, Türkiye Spor Yazarları Derneği Genel Başkanı Esat Yılmaer ve Türkiye Foto Muhabirleri Derneği Başkanı Rıza Özel’den oluşan jüri üyelerinin yaptığı değerlendirmede, Van depreminin simge fotoğrafları arasında yer alan ve enkazdan çıkarıldıktan kısa süre sonra yaşamını yitiren Yunus isimli çocuğun hayata tutunan son bakışını gösteren fotoğrafı ile Yılın Basın Fotoğrafı ödülünü Reuters Foto Muhabiri Ümit Bektaş’a verildi.

Türkiye’de haber fotoğraflarının değerlendirildiği tek organizasyon olma özelliğini de taşan “Vakıfbank – TFMD Yılın Basın Fotoğrafları” yarışması basın sektöründe, zor şartlarda görev yapan foto muhabirlerini mesleklerinde özendirmeyi hedefliyor. Haber fotoğrafçılığının gelişmesinde katkı sağlamayı, basın fotoğrafçılarını desteklemeyi de amaçlayan yarışmanın ardından fotoğrafların sergilenmesi sayesinde de basın fotoğrafçılığına ve foto muhabirliğine olan ilgiyi yüksek tutuluyor.

Yarışmada ödül alan eserler ve sergilenmeye layık görülen fotoğraflar, 1988 yılından bu yana yayınlanan ve artık koleksiyon değeri taşıyan “Yılın Basın Fotoğrafları” kataloğu ile de kaynak bir yayına dönüşüyor. Ödüller, Mart ayında Ankara’da gerçekleştirilecek ödül töreni ile sunulacak. Ödül alan fotoğraflar derneğin www.tfmd.org.tr ve www.fmd.org.tr adreslerinden de izlenebilecek.

Yazar: revolution \\ taglar: , ,

Şub 09

Rusya Başbakanı Putin Batı’yı yine uyardı

Humus’ta şiddet, Batı’da da Suriye’ye yönelik müdahale söylentileri sürerken, Rusya Şam yönetiminin arkasında durmaya devam ediyor. RusyaDışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un dün, Şam’da BeşarEsad’la biraraya gelmesinden sonra bugün de RusyaBaşbakanı Vladimir Putin’den Batı’ya uyarılar geldi.

“ZÜCCACİYE DÜKKÂNINA GİREN FİL GİBİ DAVRANAMAZSINIZ” 
Moskova’da din adamalrıyla yaptığı görüşme sonrasında konuşan Putin “elbette kaynağı ne olursa olsun şiddet kınanmalıdır ancak kimse züccaciye dükkânına giren fil gibi davranamaz” diye konuştu.

İÇİŞLERİNE KARIŞMAYIN 
Putin sözlerini şöyle sürdürdü:

“Onlara yardım edin, tavsiyelerde bulunun, mesele silah kullanımını sınırlandırın ama hiç bir koşul altında içişlerine karışmayın.”

Son dönemde Moskova’da gerçekleşen muhalif eylemlere de değinen Putin, Libya ve Suriye’de olanların kendi ülkelerinde de tekrarlanmasına izin vermeyeceklerini söyledi.

LAVROV DA BATIYI UYARDI 
Dün Esad’la görüşen Lavrov da, bugün yaptığı açıklamada “Suriye’de ulusal diyalog henüz başlamadan bile ABD, AB ve Arap dünyasına bu konuda yargıda bulunmaktan kaçınmaları uyarısında bulunduklarını” söyledi. Lavrov, ”Ulusal diyaloğun sonuçlarıyla ilgili tahmin girişimleri, genel olarak söylemek gerekirse uluslararası topluluğu ilgilendiren bir iş değil. Arap dünyası, ABD ve AB Suriye’deki tüm güçler arasındaki müzakereleri diyaloğu güçlendirmeye çalışmalı” diye konuştu.

“ELÇİLİK ÇEKMEK DİYOLOĞU KOLAYLAŞTIRMAZ”
Rus Dışişleri Bakanı, bir kaç batılı ülkenin Suriye’den büyükelçilerini çekme kararının bir diyalog için gerekli koşulların oluşturulmasına yardımcı olmadığını belirterek, Arap Birliği’ni Suriye’deki barış misyonunu dondurması nedeniyle de kınadı.

“GÖZLEMCİLER NEDEN DÖNDÜ?”
Yabancı gözlemcilerin varlığının her zaman yapıcı bir rol oynadığını ifade eden Lavrov, ”Basra Körfezi’ndeki bazı ülkelerin bu barış misyonunundaki temsilcilerini neden çektiklerine akıl ermiyor. Ayrıca raporu Güvenlik Konseyi’nde okunmak için hazır olan bu misyonunun görevine neden son verildiğini anlayamıyoruz” dedi.

Sergey Lavrov, Rusya’nın Suriye’deki diyaloğun güçlendirilmesi için elinden gelen her şeyi yapmaya devam edeceğini de sözlerine ekledi.

 

 

AA

 

Yazar: onurkan \\ taglar: